Kısaca Resulullah (s.a.a)’in HayatıResulullah (s.a.a),
Fil
yılı, Rabiulevvel ayının on yedisinde (M.570’de) Cuma günü şafak vakti
Mekke şehrinde dünyaya geldi. Resulullah (s.a.a)’in değerli babası,
Abdullah bin Abdulmuttalip bin Haşim bin Abdumenaf idi; değerli annesi
ise Veheb bin Abdumenaf’ın kızı Amine idi. Görüldüğü gibi her iki
şahsiyetin akrabalık bağı Abdumenaf’da birleşiyor.
Hz. Peygamber’in mübarek ismini, İlahi emir gereği Muhammed künyesini ise Ebu’l Kasım koydular.
İmam
Bakır (a.s)’ın buyurduğuna göre, Hazretin doğumunun yedinci günü Ebu
Talib, Peygamber (s.a.a) için bir kurban kesti ve akrabalarını
misafirliğe davet ederek şöyle dedi: "Bu Ahmed’in akikasıdır.”
Misafirler; “Onun ismini neden Ahmed koydun?” diye sorduklarında, Ebu
Talib; “Yer ve gök ehlinin övgüsünden dolayı onun ismini Ahmed koydum.”
dedi. İşte bundan dolayı Emir-ul Müminin Ali (a.s), Hz. Resulullah
(s.a.a)’in de, iki ismi bulunan peygamberlerden olduğunu söylemiştir.
Peygamber
(s.a.a) henüz daha dünyaya gelmeden babasını kaybetti; dünyaya
geldikten sonra da onu, süt emmesi için Halime-i Sadiyye’ye emanet
ettiler. İbn-i Sad’ın yazdığına göre, Halime Hazreti kucağına alır
almaz göğsü sütle doldu; öyle ki, Peygamber ve Halime’nin açlıktan
uyumayan çocuğu da o sütten doydular.
Peygamber (s.a.a) üç yaşına
kadar annesi Amine’nin de gözetimiyle süt annesi Halime’nin yanında
kaldı, daha sonra Mekke şehrine giderek kendi annesinin yanında yer
aldı.
Peygamber (s.a.a) altı yaşında iken annesi Amine ve bakıcısı
Ümm-ü Eymen’le birlikte akrabalarını görmek için Medine’ye gittiler.
Bir ay Medine’de kaldıktan sonra Mekke’ye dönüşte Ebva’ya
(Cuhfe’den 37 km. uzak) ulaştıklarında Hazretin değerli annesi vefat
edip orada defnedildi. Ümmü Eymen Hz. Peygamber’i Mekke’ye götürdü,
orada da Abdulmuttalip onun sorumluluğunu üstlendi. Ama iki yıl sonra
Abdulmuttalip de dünyadan göçtü.[9] Onun vasiyeti gereğince Ebu Talib
yeğeni Hz. Muhammed (s.a.a)’in sorumluğunu üstlendi.
İbn-i Abbas’ın
naklettiğine göre Ebu Talib Hz. Peygamber ile öylesine ilgileniyordu
ki, gece ve gündüz ondan bir an olsun ayrılmıyordu, onu kendi yanında
yatırıyor ve onun hakkında kimseye güvenmiyordu.
Resulullah (s.a.a)
on iki yaşında[12] Ebu Talib’le birlikte Şam’a yolculuğa çıktı. Bu
yolculukta Buheyra isminde bir rahiple karşılaştılar. Buheyra, Mesihi
(Hıristiyan) alimlerinin en bilginlerindendi. Hz. Peygamber’i görür
görmez, O’nun ahir-uz zaman Peygamberi olduğunu hemen anladı. Buheyra
Ebu Talib’e dönüp şöyle dedi: “Önceki semavi kitaplarda bu gencin
peygamberliğiyle ilgili haber vardır."
Resulullah (s.a.a) erginlik
çağına kadar Ebu Talib’in evinde kaldı. Hazret ahlak, yiğitlik, halkla
geçinmek ve emanete riayet etmek bakımından öyle bir ahlaka sahipti ki,
halk ona “Emin” lakabını takmıştı.
Resulullah (s.a.a) yirmi yaşında iken “Hilf-ul Fudul”
antlaşmasına katıldı. Bu antlaşma Beni Haşim, Beni Zühre ve Beni Temim
arasında yapılan en iyi antlaşma idi. Bu antlaşma gereği mazlumlarım
hakları zorbalardan alınacak ve gereken yardımlar onlardan
esirgenmeyecekti.* * *Hz. Hatice asaletli ve serveti olan bir kadındı
ve erkekler vasıtasıyla ticaretle uğraşıyordu. Resulullah'ın doğru
konuşan ve emanettar biri olduğunu öğrenince O Hazrete, kölesi Meysere
ile birlikte ticaret yapmak için Şam’a gitmesini ve kendisine diğer
tacirlerden daha fazla pay vereceğini önerdi. Resulullah (s.a.a)
Hatice’nin bu önerisini kabul ederek onun malı ile Şam’a doğru yola
çıktı. O memlekette mallarını satıp işlerini bitirdikten sonra Mekke’ye
doğru hareket etti. Mekke’de ise oradan getirdikleri malları satıp,
öncekilere oranla iki kat veya daha fazla kâr elde etti. Üstelik
Meysere de yol boyunca Resulullah’tan gördüğü hareket ve davranışları
Hatice’ye anlattı.
Hatice, birisi vasıtasıyla Resulullah’a şöyle bir
mesaj gönderdi: “Ey amca oğlu, aramızdaki akrabalık bağından ve kavmin
arasında yüce, şerefli, soylu, emanettar, iyi huylu ve doğru konuşan
biri olmandan dolayı seninle evlenmek istiyorum.”
Hatice’nin bu
evlenme teklifi öyle bir zamanda oldu ki, Hatice o zamanlar nesep
açısından en köklü, şeref ve mal bakımından da bütün kadınların en
üstünü idi; herkes onunla evlenmek istiyordu, ama o hiç kimseyi kabul
etmiyordu.
Resulullah (s.a.a) Hz. Hatice’nin evlenme teklifini kabul ederek amcalarını onu istemeye gönderdi.
Resulullah
(s.a.a) evlendiği zaman yirmi beş, İbn-i Abbas ve bir grup diğer
bilginlerin sözüne göre Hz. Hatice de yirmi sekiz yaşında idi.
Hz.
Peygamber (s.a.a)’in Hz. Hatice ile evlenmesinden, ikisi erkek, dördü
kız olmak üzere toplam altı çocuğu oldu. Erkeklerin isimleri; Kasım ve
Tahir; kızların isimleri ise Ümmü Gülsüm, Rukayye, Zeyneb ve Fatıma’dır.
Hatice-i
Kubra (a.s) Resulullah (s.a.a) ile ortak yaşantısında çok fedakarlıklar
yapmıştır. O bütün mal ve servetini aziz eşinin ihtiyarına bırakmış ve
bütün kadınlardan önce Hz. Resulullah’a iman etmişti. Resulullah
(s.a.a) onun hakkında şöyle buyurmuştur:
“O, insanlar kafir
olduğunda bana iman etti, halk beni tekzip ettiğinde o beni tasdik
etti, halk beni mahrum bıraktığında o kendi malıyla bana yardımda
bulundu.* * *Hz. Resulullah’ın yaşantısının en hassas dönemi, 40 yaşına
girdiği ve Receb’in 27. günü (M.610) peygamberliğe seçildiği andır. O
zamandan itibaren üç yıl boyuca halkı gizlice İslam’a davet etti. Hz.
Resulullah’a ilk iman eden Emir-ul Müminin Hz. Ali olmuştur. Ondan
sonra da Hz. Hatice iman etmiştir.
Bi’setin üçüncü yılında
Resulullah (s.a.a), halkı açıkça İslam’a davet etmeye emr olundu. Bu
emir gereği önce kendi yakınlarını misafirliğe davet ederek onlara
şöyle buyurdu:
“Allah-u Teala beni, sizi O’na davet etmeye
emretmiştir. İçinizden kim beni tasdik edip bu işte bana yardımcı
olursa, sizin aranızdaki kardeşim, vasim ve halifem olacaktır.”
Teberi’nin
yazdığına göre Ebu Talib oğlu Ali, Peygamber’e yardımcı olacağını ilan
eden tek şahıs idi. Peygamber (s.a.a) de oradakilere şöyle buyurdu:
“Bilin ki, bu şahıs, benim sizin aranızdaki kardeşim, vasim ve halifemdir; onun sözlerini dinleyin ve emirlerine itaat edin.”
Resulullah
(s.a.a) akrabalarını İslam’a davet ettikten sonra, halktan da putlarını
bırakıp sadece Allah’a ibadet etmelerini istedi. Bu söz onlara çok ağır
geldi; az bir grup hariç hepsi Hazrete düşman kesilmeye başladı. O
kritik anda, Mekke’nin büyüğü ve Peygamber’in amcası olan Ebu Talib,
kardeşi oğlunun yardımına koştu ve onu yalnız bırakmayacağına dair
yemin etti.Gerçekten öyle de yaptı. Ebu Talib, hayatta olduğu müddetçe
Kureyş Hz. Peygamber’i fazla incitemiyordu.
Kureyş büyükleri, Ebu
Talib’in koruması altındaki Hz. Peygamber’i tam baskı altına
alamadıklarını görünce, yeni müslüman olanları eziyet ve işkence etmeye
başladılar. Peygamber (s.a.a), Müslümanların Kureyş’in zulüm ve
eziyetinden kurtulmaları için onlara Habeşistan'a hicret etmeleri için
izin verdi.
Hicretin altıncı yılında, Mekke müşrikleri, Peygamber
(s.a.a)’i öldürme kararı aldılar. Bu yüzden Muhammed (s.a.a)’i
kendilerine teslim etmedikçe Beni Haşim’le muamele yapmayacaklarına ve
onlardan evlenmeyeceklerine dair kendi aralarında bir antlaşma
imzaladılar. Bu antlaşmayı bir deri sayfasına yazarak Ka’be’nin
duvarına astılar. Beni Haşim de canlarını korumak için Peygamber
(s.a.a) ile “Şi’b-i Ebu Talib” deresine sığındılar; üç yıl boyunca orada kaldılar. Üç yıl sonra Allah-u Teala Peygamberine, antlaşmayı “Allah”
lafzı hariç karıncaların yediğini haber verdi. Ebu Talib bu haberi
Kureyişlilere iletti ve onlara; “Eğer Muhammed’in söyledikleri doğru
çıkarsa ne yaparsınız?” diye sordu. Onlar da: “Artık el çekeriz”
dediler. Kureyşliler Ka’be’ye gidip oraya astıkları antlaşmanın “Allah”
lafzı hariç karıncalar tarafından yenildiğini görünce kendi
antlaşmalarından vazgeçtiler. Bi’setin onuncu yılında vuku bulan bu
olay neticesinde Mekke halkından birçok kimseler İslamiyeti kabul
ettiler. Böylece Beni Haşim Şi’b-i Ebu Talib’den dışarı çıkabildi.
Peygamber
(s.a.a), bi’setin onuncu yılında iki büyük yardımcısı olan Hz. Ebu
Talib ve Hz. Hatice’yi kaybetti.] bu iki büyük şahsiyetin ölümü Hazrete
çok ağır geldi, bundan dolayı o yılın ismini “Hüzün yılı” koydu.
İmam Zeyn’ul- Abidin (a.s) şöyle buyurmuştur:
“Resulullah
(s.a.a), Ebu Talib ve Hatice’yi kaybettiğinde artık Mekke’de kalması
güçleşmişti... Allah-u Teala bundan dolayı Hz. Peygamber’in, Mekke’de
yardımcısı olmadığından orayı terk edip Medine’ye doğru hareket
etmesini emretti.”
Ebu Talib merhum olduktan sonra Kureyş’in
Peygamber’e eziyeti gittikçe fazlalaştı, Hazrete defalarca ihanet edip
O’nun canına kıymak istediler.
Mekke müşrikleri, bi’setin 13. yılı “Dar’un Nedve” denilen bir yerde toplanıp
Peygamber’i öldürme kararı aldılar. Bu karara göre çeşitli kabilelerden
oluşan gençler hep birlikte Hazret’e saldıracak ve kimin tarafından
öldürüldüğü bilinmeyecekti. Hz. Peygamber (s.a.a) İlahi vahiyle bu
komplodan haberdar oldu ve geceleyin Mekke’den ayrılarak Medine’ye
doğru yola çıktı. Emir’ul- Müminin Hz. Ali de Peygamber (s.a.a)’in
canını korumak için O’nun yatağında yattı.* * *Peygamber (s.a.a),
Rabi’ul- Evvel ayının ilk günü Mekke’den ayrıldı ve aynı ayın 12. günü
Medine’nin yakınlarında olan “Kuba” denilen yere vardı ve orada yaklaşık on gün Hz. Ali’yi bekledi.
Bu müddet içerişinde de Kuba camisini yaptırdı. Daha sonra Hz. Ali’nin gelmesiyle Medine’ye teşrif buyurdular .
Hz.
Peygamber’in hicreti ardınca Mekke Müslümanları da yavaş-yavaş
Medine’ye hicret etmeye başladılar. Hz. Peygamber (s.a.a) Muhacir ve
Ensar (Medine halkı) arasındaki samimiyet bağını güçlendirmek için
onların aralarında kardeşlik bağı oluşturdu.
Peygamber (s.a.a) bu
teşebbüsü ile Medine’de İslami bir toplum oluşturmuş ve Muhacirlere
yardım için de uygun bir zemin hazırlamıştı.
Bu küçük İslam
toplumunun kuruluşundan daha 19 ay geçmemişken Müslümanlarla Mekke
müşrikleri arasında savaş ateşi tutuştu. İlk önemli ateş Bedir savaşı idi, onun peşi sıra Uhud, Hendek, Hayber, Tebuk vb. savaşlar da vuku buldu.
Peygamber (s.a.a)’in savaşları iki çeşittir; birincisi, kendisinin katıldığı savaşlardır, bu savaşlara “Gazve” denilir. Diğeri ise kendisinin katılmadığı savaşlardır, bu savaşlara da “
Seriyye” deniliyor. Gazvelerin
sayısının 28, seriyyelerin sayısının ise 38 tane olduğunu
söylemişlerdir.[36] Bunca savaş, dokuz yıldan az bir zamanda vuku
bulmuştur.
Bu gazve ve seriyyeler, Müslümanların Hicaz topraklarında
azamet ve güçlerinin aşikar olmasına ve birçok Arap kabilelerinin Hz.
Peygamberle barış antlaşmaları imzalamalarına sebep oldu.
Bu antlaşmaların en önemlisi, Hudeybiye
antlaşması idi. Hz. Peygamber bu antlaşmayı, hicretin altıncı yılında
Mekke müşrikleriyle yaptı. Bu antlaşma, Hicaz toprağında nisbi bir
emniyet ve huzurun oluşmasına yol açtı ve diğer topraklarda da İslam’ın
yayılmasına bir ortam hazırladı.
Peygamber (s.a.a), hicretin yedinci
yılında İslam’ın geniş bir şekilde yayılmasını sağlamak için birçok
mektuplar yazmış ve bu mektupları İran, Rum, Habeş, Mısır, Yemame,
Bahreyn vb. ülkelerin kral ve padişahlarına göndererek kendi mesajını
onlara iletmiştir. Resulullah bu mektuplarda onları İslam’a davet
ediyordu. Bu vesileyle Hz. Peygamber’in evrensel risaleti dünyanın her
tarafına bildirilmiş ve böylece İslam’ın mesajı uzak memleketlere de
ulaşmıştır.* * *Hicretin sekizinci yılının Ramazan ayında Mekke şehri
Peygamber tarafından fethedildi. Resulullah (s.a.a) ordusuyla birlikte
savaşmaksızın Mekke şehrine girdi, ilk teşebbüsünde Mekke halkının
hepsini affetti ve Kabe’de bulunan üç yüz atmış putu oradan temizledi
ve sonra minbere çıkarak şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Allah Teala
cahiliyet tekebbürünü ve atalarla övünmeyi sizin aranızdan temizledi.
Bilin ki siz Ademdensiniz, Adem de balçıktandır. Bilin ki, Allah’ın en
iyi kulları O’ndan korkan ve günah işlemeyendir.”
Resulullah
(s.a.a), Mekke’de kısa bir müddet kaldıktan sonra Medine’ye doğru
hareket etti. Bir kaç aydan sonra, Rum ordusunun İslam ülkelerine
saldırıp o topraklarda ilerlemeyi amaçladıklarını öğrendi. Hazret bu
haberi öğrenir öğrenmez İslam ordusunun, Rum ordusuna karşı koymak için
Şam sınırlarına doğru hareket etmelerini emretti, kendisi de ordunun
komutanlığını üzerine aldı. Uzun bir mesafeyi kat ettikten sonra
Hicretin dokuzuncu yılının Şaban ayında, Şam sınırında bulunan Tebuk topraklarına
ulaştılar. Ama Rumlulardan hiçbir eser yoktu. Çünkü Rum ordusu, Hz.
Peygamber’in komutanlığındaki İslam’ın güçlü ordusunun hareketinden
haberdar olmuş ve Müslümanlar karşısında yenilgiye uğramak korkusundan
aldıkları kararlarından vazgeçmişlerdi.
Resulullah (s.a.a) düşman
tehlikesinin olmadığını görünce ordunun Medine’ye dönmesini emretti.
“Tebuk” ismiyle meşhur olan bu gazve Hz. Peygamber’in en son gazvesi
sayılmaktadır.
Hz. Peygamber (s.a.a)’in Hicaz topraklarındaki en
fazla muvaffakiyet elde ettiği yıl, hicretin dokuzuncu yılıdır. Çünkü o
yılın hac merasiminde müşriklerden beraat ilan edildi. Bu önemli
mesele, Kurban Bayramında Emir’ul- Müminin Hz. Ali vasıtasıyla
düşmanlara duyuruldu ve onlara, İslam’a karşı tavırlarını belirlemeleri
için dört ay fırsat tanındı. Bu beraatın ilanı neticesinde çeşitli
kabilelerin elçileri Medine’ye doğru akın etmeye başladılar. Hepsi Hz.
Peygamber’in huzuruna gelerek İslam’ı kabul ettiklerini veya İslam’ın
gölgesinde yaşamaları için cizye ödemeye hazır olduklarını ilan ettiler.
O yıl çok fazla elçinin Medine’ye akın etmesinden dolayı o yıla; “Amm’ul- Vefud”
(Elçiler Yılı) ismini vermişlerdir. Böylece puta tapma adet ve geleneği
Hicaz toprağından silinmiş ve yerine tevhid dini yerleşmiştir.* *
*Resulullah (s.a.a), hicretin onuncu yılında hac amellerini yapmak için
Mekke’ye yolculuk yapmaya hazırlandı. Müslümanlar da bu haberi duyunca,
hac amellerini doğru bir şekilde kamil olarak öğrenmek için yolculuğa
hazırlandılar. Resulullah (s.a.a) Zilkade ayının sonuna dört gün kala
Medine’den ayrıldı, Zilhiccenin dördüncü günü ise Mekke’ye vardı. Hac
amellerini yaptıktan sonra Müslümanlarla birlikte o şehirden ayrılarak
Medine’ye doğru yola koyuldu. Yüz yirmi bin civarında olan hac kervanı “Cuhfe”
denilen yere yetiştiğinde, Hz. Peygamber tarafından kervanın
durdurulması emredildi. Resulullah (s.a.a) namazını kıldıktan sonra Gadir-i Hum
kenarında bir hutbe okudu, sonra Hz. Ali’nin elini tutup her ikisinin
koltuk altları görülecek kadar kolunu yukarıya kaldırdı. Herkes onu
görüp tanıdı; sonra yüksek bir sesle şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Müminlerin kendilerinden, onlara daha evla kimdir?”
Halk: “Allah ve resulü daha iyi bilir.” dediler.
Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular:
“Allah-u
Teala benim mevlamdır; ben de müminlerin mevlasıyım; ben onlara
kendilerinden daha evlayım. Öyleyse ben kimin mevlası isem Ali de onun
mevlasıdır.”
Resulullah (s.a.a), bu cümleyi üç defa tekrarladı.
(Hanbelilerin imamı olan Ahmed bin Hanbel’e göre, dört defa
tekrarlamıştır.) Daha sonra şöyle buyurdular:
“Allah’ım! Onunla dost
olana dost, ona düşman olana düşman ol; onu seveni sev, ona buğz edene
buğz et; ona yardım edene yardım et, ondan yardımını esirgeyenden
yardımını esirge; o nereye dönerse hakkı onunla döndür. Biliniz ki, bu
sözleri hazır olanlar hazır olmayanlara bildirmelidirler.”
Halk henüz dağılmadan Allah-u Teala şu ayet nazil etti:
“Bugün dininizi kemale erdirdim, nimetimi size tamamladım ve din olarak İslam’ı size beğendim.”
Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular:
“Allah-u Ekber! Din kemale erdi, nimet tamamlandı, Allah benim risaletime ve benden sonra Ali’nin velayetine razı oldu.”
Daha
sonra orada bulunan insanlar Hz. Ali’yi tebrik etmeye başladılar. Ebu
Bekir ve Ömer Hz. Ali’yi ilk kutlayan kimselerdendir...
Bu vakıa,
Zilhicce’nin on sekizinci günü vuku buldu. Hz. Peygamber’in halife
tayin etme işi birkaç defa çeşitli yerlerde tekrarlanmıştır.
Hz. Peygamber (s.a.a) Haccet’ul- Veda
yolculuğundan sonra ömrünün son günlerini yaşıyordu, nihayet hicretin
on birinci yılı Sefer ayının yirmi sekizinde fani dünyadan ayrılıp
ebedi yurda göç etti.
Hz. Peygamber (s.a.a)’in Hatice’den altı
çocuğu vardı, onların isimlerini daha önce zikrettik. Mariye’den de
İbrahim isminde bir oğlu vardı. Resulullah (s.a.a)’in, Fatıma (a.s)
hariç bütün evlatları kendi hayatı döneminde vefat ettiler. Hz.
Peygamber’in nesli, Hz. Fatıma’dan devam etti.